2 Kasım 2025 Pazar

Modern Futbolun En Büyük Yalanı: Topa Sahip Olmak

 

Giriş – Bir Yanılsamanın Doğuşu

Klişe mi evet ama söylemeden de başlamayalım. Futbol dediğimiz şey, sadece bir oyun değildir; Aynı zamanda stratejilerin, kimliklerin ve felsefelerin çarpıştığı bir sahnedir. Son on beş yılda, futbolun modern liglerinde en çok tekrarlanan ve neredeyse kutsallaştırılan kavramlardan biri "topa sahip olmadır." Ekranlarda maç sonrası sunulan istatistikler, yüzde hesapları ve pas oranları, sanki oyunun gerçek bir ölçütüymüş gibi sunulur. Topu elinde tutan takım, çoğu zaman oyunun hâkimi olarak değerlendirilir.

Oysa modern futbolun doğası, bu basit metrikle açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Topa sahip olmak, oyunu yönetmek anlamına gelmez; sadece bir illüzyondur. Bu yazıda, topa sahip olmanın modern futbolun en büyük yanılsaması olduğunu ve gerçek kontrolün neye bağlı olduğunu derinlemesine inceleyeceğiz.



Topun Gölgesinde Kalan Hakikat

Topa sahip olmanın cazibesi, gözle görünen bir kontrol duygusundan gelir. Ancak futbol, yalnızca topun dolaşımıyla şekillenmez. Sahada asıl belirleyici olan, mekânın, zamanın ve enerjinin yönetimidir. Bir takım, topa %70 oranında sahip olabilir ama pasif bir oyun sergiliyorsa, bu üstünlük yalnızca bir istatistikten ibarettir.

Topun ayağında uzun süre tutulması, çoğu zaman oyunun ritmini yavaşlatır. Rakip savunmalar derinleşir, pas kanalları daralır, yaratıcılık köreler. Kontrol, yalnızca topun üzerinde değil, oyunun tüm boyutlarında elde edilir. Modern futbol, artık topun değil, top kaybedildikten sonraki sürenin yönetildiği bir oyundur.




Veriler Gerçeği Söyler mi?

İstatistikler, bazen gerçeğin yalnızca bir yansımasını sunar ama bütün resmi anlatmaz. 2022 Dünya Kupası’nda Fas, turnuvada Portekiz ve İspanya gibi Avrupa devlerini elerken topa yalnızca %30 oranında sahipti. Buna karşılık, topa sahip olan taraf oyunu kaybetti. 2016 yılında Leicester City, Premier League şampiyonu olurken ortalama topa sahip olma oranı %42 idi. Rakipleri daha fazla topa sahip olmasına rağmen sezon sonunda kazanan Leicester’dı.

Bu örnekler, topun oyunun belirleyicisi olmadığını gösterir. Modern futbol, topun kimde olduğu değil, top kaybedildiğinde ne yapıldığı üzerine kuruludur. Klopp’un “gegenpressing” anlayışı, tam olarak bu prensibi temsil eder: Topu kaybettikten sonraki beş saniyede oyunu kontrol etmek, topa sahip olmanın ötesinde bir hakimiyettir.




Topa Sahip Olmak: Güvenlik Yanılsaması

Topa sahip olma isteği, çoğu zaman bir savunma mekanizmasıdır. Teknik direktörler ve oyuncular, topu ellerinde tutarak hata yapma riskini azaltır. Ancak futbolun özü, risk ve kaos üzerine kuruludur. Topa sahip olmak, bazen cesaretin değil temkinin ürünüdür.

Futbolun en etkileyici anları, tam da bu risklerin göze alındığı anlardır. Kontra ataklar, hızlı geçişler, beklenmedik paslar… Bunlar, topa sahip olmaktan ziyade topu bırakıp oyunu yönlendirme sanatıyla doğar. Modern futbolun estetiği, yalnızca topu kontrol etmekle değil, kaosu yönetme becerisiyle şekillenir.




Düzen ve Kaos: Modern Futbolun İkilisi

Guardiola’nın Barcelona’sı, futbola bir ressamın tuvali gibi dokunmuştu: her pas, ritmik ve hesaplı. Simeone’nin Atlético Madrid’i ise bir taş ustasının işçiliği gibiydi: sağlam, disiplinli ve ölümcül. İkisi de başarılı olabilir, ama yöntemleri farklıdır.

Modern futbol, artık yalnızca topa sahip olmanın değil, düzen ile kaos arasındaki dengeyi yönetmenin oyunudur. Oyun, rakibin hatalarını değerlendirebilen, alanı doğru kullanabilen ve zamanı iyi okuyabilen takımın lehine sonuçlanır. Bu nedenle topa sahip olmak bir üstünlük değil, çoğu zaman bir konfor alanıdır.




Zamanın ve Alanın Önemi

Futbolun yeni ölçütü, topun kimin ayağında olduğuyla değil, top kaybedildiğinde kimin kontrolü devraldığıyla ilgilidir. Topa sahip olma oranı yalnızca yan üründür. Asıl belirleyici, alanı doğru kullanmak, zamanlamayı iyi ayarlamak ve rakibin zayıf noktalarını anında değerlendirmektir.

Modern futbol, rakamların değil, sezgilerin ve karar mekanizmalarının oyunudur. Bir saniyelik fark, bin pasın anlatamadığını söyler. Topu kaybetmekten korkmayan, oyunu yönlendiren ve riski yönetebilen takım, gerçek galiptir.


Sonuç – Futbolun Gerçek Sahipleri

Topa sahip olmak, modern futbolun en zarif yalanıdır. Oyun, topun üzerinde değil, topun kaybedildiği ve yeniden kazanıldığı anlarda kazanılır. Gerçek kontrol, istatistiklerde değil, oyunun ruhunu ve akışını kavrayabilenlerde saklıdır.

Futbol, topa sahip olmanın değil, topu kaybetmeyi göze almanın ve zamanı yönetmenin oyunudur. Topa sahip olmak güven verir, ama cesareti öldürür. Futbolun büyüsü ise, kontrolün kaybolduğu anlarda ortaya çıkar. Topun gerçek sahibi, onu elinde tutan değil; oyunu anlamla buluşturan ve riskten korkmayan takımdır.

Topa sahip olmak bir istatistiktir, futbol ise bir sanattır. Ve sanat, yalnızca cesur olanın oyunudur.


Yazan: Enes Can Hakan

26 Kasım 2023 Pazar

Bir Maçın Hikayesi #1: 2002 - 2003 Sezonu 22. Hafta Beşiktaş 7-3 Göztepe

     


        Beşiktaş'ın 100 yaşını kutladığı sezona gidelim. Sadece 100 yıllık bir çınar oluşunun değil, aynı zamanda sezon sonunda şampiyonluk ipini de göğüsleyeceği sezona. Tarihlerden 2 Mart 2003...

     Beşiktaş 100.yılında, 100.yaşını kümede kalma mücadelesi veren İzmir ekibi Göztepe ile çıkacağı maçtan evvel görkemli bir etkinlik ile kutlayacaktı. Saat 20.00'de oynanacak karşılaşma öncesi hava ve zemin klişe bir futbol tabiri olarak her şey için müsaitti. Maçtan birkaç saat evvel başlayan organizasyonda 
kronometre geriye doğru saymaya başladığında İstanbul İnönü Stadyumunu dolduran binlerde heyecan doruğa çıkmış, taraftarlardaki coşku 100 yaşını kutlamaktan da öte zaten hali hazırda lider ve namağlup olan Beşiktaş'ın bir nevi şampiyonluk kutlamasına dönüşmüştü. 


  




        Kronometredeki geri sayım bittiğinde stadyumdaki coşku en üst seviyeye ulaşmış ve Türk futbolunun en büyük takımlarından, 100 yıllık çınarın doğum günü kutlanmaya başlanmıştı. Anonslar eşliğinde havai fişekler ve meşaleler, stadyum üzerinde uçurulan Türk bayrağı ile bütünleşince Dolmabahçe semalarını daha önce görülmemiş bir atmosfer kaplamıştı.  





        
        Beşiktaş taraftarının da tezahüratları eşliğinde üzerinde süs olarak kartal bulunan dev bir pasta kesiliyordu. Dönemin Beşiktaş teknik direktörü Mircea Lucescu'da yerini almış ve bu doğum günü organizasyonunu pür dikkat bir şekilde izliyordu. 




        Kutlamalar sona ermeden evvel de dönemin Beşiktaş Jimnastik Kulubü Başkanı Serdar Bilgili ve aralarında Yıldırım Demirören, Fikret Orman, İbrahim Altınsay ve Hüsnü Güreli gibi yöneticilerin de yer aldığı yönetim kurulu üyeleri, futbol şubesinin menajeri olan Sinan Engin ile birlikte taraftarı selamladılar. 








         Beşiktaş'ın Göztepe karşısına çıktığında giydiği forma ise hala hafızalarda yer edinen ve Türk futbol tarihinin en güzel formaları arasında yer alan "ipli" 100.Yıl formasıydı. Beşiktaş bu maçta bu formayı ilk kez giyecekti. Takımlar sahaya çıkmış ve seremoni öncesi pozlar verilmişti. 





        Beşiktaş sahaya Cordoba, Tolga, Ronaldo, Ahmet Yıldırım, Kaan Dobra, Giunti, Yasin, Serdar, Pancu, İlhan ve Nouma onbiriyle sahaya çıkarken,

        Göztepe ise; Bora, Sinan, Tayfun, Şenol, Cem, Cumhur, Mkalele, Ercan, Mehmet, Zafer ve Alp Küçükvardar onbiriyle müsabakaya başlayacaktı. 


        Beşiktaş özellikle daha doğrusu teknik direktör Mircea Lucescu o maça kadar şampiyonluk mücadelesi veren, büyük bir takımın defansif oynamaması gerektiği hususunda bazı spor adamları tarafından eleştiri yağmuruna tutuluyordu. Açıkçası bu maç sonundaki yorumları dinlemek isterdim... 


        Lucescu ve öğrencileri de bu eleştirilere kulak vermişcesine hakem Hamza Mısır'ın düdük çaldığı mücadeleye çok hızlı başlıyor Tolga'nın ortasında Nouma ve Cumhur'un ceza sahası mücadelesinde Cumhur 2.dakikada topu kendi ağlarına göndererek skoru Beşiktaş lehine 1-0'a taşıyordu. Sekiz dakika sonrasında ise yine sağ taraftan Tolga'nın getirip yerden açtığı ortaya dokunan Kaan Dobra ile Beşiktaş durumu birden 2-0 yapmıştı. Beşiktaş maça beklenenden de hızlı başlamıştı fakat bu hızlı gidiş 20.dakikalara girdiğimizde takımı sıkıntıya sokacaktı. 24'de Mkelele'nin ortasında takımı lehine ikinci golü atan Kaan'ın ters dokunuşunda Göztepe farkı bire indiriyor ve bu golün hemen iki dakika sonrasında da Göztepeli Ercan Agaçe yaklaşık 30 metreden Cordoba'yı akıl dolu bir vuruş ile avlayıp durumu 2-2'ye taşıyordu. Doğum günü takımı Beşiktaş maça çok hızlı başlayıp, birden şok etkisi yaratan soğuk bir duşa girmiş gibiydi.


Ercan Agaçe'nin bahsettiğim golü aşağıda... 



            Beşiktaş'ın bu şoku atlaması hiç uzun sürmüyor ve sadece iki dakika sonra Daniel Pancu'nun ön direğe doğru kullandığı köşe vuruşunda topa vuran Yasin Sülün'ün golüyle durumu 3-2'ye getirip maçta yeniden öne geçiyordu. İlk yarım saate beş golün görüldüğü, seyir zevki oldukça fazla olan karşılaşmada gol sesleri daha da sürecekti. Dakikalar 36'yı gösterdiğinde ise Beşiktaş'ın attığı üçüncü goldeki roller tam tersi şekilde değişiyor, Nouma'nın Göztepeli oyuncuyla ikili mücadelesinde çıkardığı anlık gerginlikten faydalanan Yasin'in ortasında ceza sahasında topla buluşan D.Pancu durumu 4-2'ye getiriyordu. İlk yarının son anlarında 45.dakikada sahneye bu kez Göztepe adına Alp Küçükvardar çıkıyor, atılan uzun topla Cordoba ile karşı karşıya kaldığı pozisyonda topu ağlara gönderiyor ve yedi gole sahne olan ilk yarının skorunu tayin ediyordu, Beşiktaş 4-3 Göztepe. 


        İkinci yarı başladığında ise gözlere bir detay takılıyor, ilk yarıda namı diğer bilinen adıyla "ipli" formayla karşılaşmaya başlayan Beşiktaş, ikinci yarıda forma değiştiriyor ve üzerinde Beşiktaş'ın 100 yıllık tarihi boyunca takımın formasını terletmiş tam 700 ismin yer aldığı özel 100.yıl formasıyla ikinci yarıya başlıyordu. Tıpkı maçın başında olduğu gibi ikinci devreye de çok hızlı başlayan Beşiktaş dakika 47'de Yasin'in getirdiği topta Serdar Topraktepe'nin vuruşuyla skoru 5-3 yapıyordu. Gollerin sonu gelmeyecek ve üç dakika sonrasında Göztepeli savunma oyuncusu Sinan'ın kaleci Bora'ya gönderdiği geri pas kısa düşüyor ve topla buluşan Pascal Nouma kaleci ile karşı karşıya kalıp, çalım denerken Bora tarafından yere düşürülüyor ve hakem Hamza Mısır penaltı noktasını gösteriyordu. Kullanılan penaltı vuruşunu da gole çeviren Nouma skoru 6-3'e taşıyordu. Hiç ara vermeden, hemen bir dakika sonrasında da gecenin Ercan ile birlikte en güzel golünü ve aynı zamanda da bu bol gol düellosuna tanıklık ettiğimiz maçın da son golü olan İlhan'ın, Ahmet Yıldırım'ın uzun topuyla ceza yayında buluştuğu topa sert ve yarım vole vari bir vuruşla gönderdiği golünü izleyecektik. Beşiktaş'ın yıldız oyuncusunun ayağından gelen muhteşem gol ile durum 7-3 oluyordu. Bu golün hemen ardından Göztepe teknik patronu Mustafa Fedai, genç kaleci Bora Körk'ü oyundan alıyor ve yerine eski bir Beşiktaşlı Bülent Ataman oyuna dahil oluyordu. İlerleyen dakikalarda Beşiktaş İlhan Mansız ve Göztepe ise Zafer Biryol'un ayağından bazı fırsatları değerlendiremeyince, Beşiktaş 100.yaşını devirdiği bir akşam da oynanan, sezon boyunca takımın en önemli isimlerinden Tümer, Zago(ikinci yarıda oyuna dahil oldu) ve en önemli ismi desek kimsenin itiraz etmeyeceği bir isim olan Sergen Yalçın'dan yoksun olduğu bu maçı 51 dakikaya sığdırdığı tam yedi gol ile 7-3 kazanmayı biliyordu. 22.Hafta itibariyle puanını 53'e yükselten Beşiktaş en yakın rakibi Galatasaray'ın beş puan önünde haftayı lider kapatacaktı. 


Maçın özeti bir süre önce Youtube'da vardı fakat kaldırılmış, onun yerine rahmetli Tuğrul Yenidoğan'ın Beşiktaş arşivinden bir video var maç ile alakalı orada da maç öncesi kutlamalar ve Beşiktaş'ın golleri yer alıyor sadece maalesef. Aşağıya meraklısı için bırakacağım. 






Yazan: Enes Can Hakan

25 Kasım 2023 Cumartesi

Garip Bir Futbol Mucizesi: Köyden İndim Serie B'ye

     Futbolu ve içerisindeki mucizevi unsurları tüm futbolseverler olarak çok severiz. Bu yazıda bahsedeceklerim de tam olarak bu konuyu kapsıyor. Ama bu kez pek kimse tarafından bilinmeyen ve hatta hakkında birkaç cümle dışında Türkçe kaynak dahi bulamadığım bir olay ile kısa tarihli bir zaman yolculuğu yapacağız. 90’ların ortasında Avrupa ve Dünya futbolunun belki de en zirve noktasıydı İtalya. Serie A’daki hemen hemen tüm takımların kendilerine ait bir efsanesi, starı ve başarısı olduğu kadar ilginç hikayelere de “Çizme” bizlere tanıklık ettiriyordu. Çok değil bu hikayeden yaklaşık on sene öncesi şampiyon olmuş bir Hellas Verona vardı, onların da bu peri masalında bir hikaye saklıydı ama konumuz ne onlar, ne de Serie A… Daha alt liglerdeyiz, Castel di Sangro Calcio…




    Kısaca bir tarihinden bahsederek giriş yapalım, keza uzunca bir tarihleri de yok. L’Aquila şehrine bağlı yaklaşık 6.500 kadar nüfusa sahip bir köy adeta Castel di Sangro. Stadlarının şu anda 7000 civarı bir kapasiteye sahip olduğunu belirterek yazıma başlamak istiyorum. 70 küsür senelik kuruluş macerasından şöyle bahsetmek gerekirse, Castel di Sangro köyü İkinci Dünya Savaşı esnasında büyük hasar alıyor. Hem köyü hem de köyün halkını, gençlerini bir anlamda yeniden hayata adapte edebilmek için Don Arbate isimli bir rahip futbol takımı kurmak istiyor. Köy halkın uğraşları sonucunda o yıkık ve perişan halinden kurtuluyor ve aynı esnada futbol takımı da kuruluyor. Malzeme ve ekipman eksikliklerinden (hatta direkt yokluğundan desek yeri) sicim ipinden yapılma bir top ile komşu kasaba ile ilk maçlarına çıkıyorlar. Üstüne bir de galibiyet çıkaran bu takım en azından lokal bölgede iyice adını duyuran bir takım haline geliyor. Takvimler 1953 senesini gösterdiğinde ise artık işler daha da ciddiye biniyor ve resmi bir takım kuruluyor. Takım köyün de adı olan Castel di Sangro ismini alarak o dönemin en alt seviye ligi olan Terza Categoria’ya katılıyorlar. Seconda Categoria olan ikinci kategoriye yükselmeleri tam otuz senelerini aldı. 1953-1983 arası üçüncü seviyede “takılan” bu Castel di Sangro, 1983’de lig yükselme hakkını kazandılar kazanmasına fakat büyük bir sıkıntı vardı. Para… Lige katılım payı, ekipmanlar ve oyuncu ücretleri üzerine bu ligde kalmak için yapılması gereken oyuncu transferi için paraya ihtiyaç vardı ancak nüfusu o dönem 5000 bile olmayan bir köy takımının bunu karşılayacak durumu da, imkanı da görünmüyordu. Ancak köyden biri kadınla evlenen Pietro Rezza adındaki güneyli bir zengin adam bu takımın kurtarıcısı olarak çıkagelmişti. Bu sayede Seconda Categoria’ya yükseldiklerinden, iki sene sonra Prima Categoria olan ilk kategoriye yükseldiler. Takımın başkanı olarak şu an İtalya Federasyon Başkanı olan Gabriele Gravina olduğunu da belirteyim. Takım eskisi gibi “sefalet” içerisinde yer almasa da hala tam manasıyla bir profesyonel bir yapıya sahip değildi. Kısmen de olsa yerel bölgedeki oyuncuları kullanıyorlardı. Ancak kulübün başkanı Gravina, bu işin böyle gitmeyeceğini anlayarak; ülkenin çeşitli yerlerinden oyuncu transferleri ile takımı iddialı bir konuma getirdi ve böylelikle de 1989’da Serie C’ye çıktılar. Takım artık resmiyette profesyonel bir kulüp olmuştu.




    Ancak bu seviye onlara biraz zor gelmişti. Profesyonel liglerin zorluğuna kolay adapte olamayan Castel di Sangro, bu ligde bir süre debelenip durdu. Serie C2 bir alt kategoriye benzemiyordu, hatta kimi sezon zar zor ligde kaldılar, 1993-1994 sezonunda işler daha da kötüye gitmeye başlamıştı ve küme düşmesi kesin gözüyle bakılan bir takım haline gelmişti Castel di Sangro, sezon devamında başkan Gravina takımın başına hoca olarak Osvaldo Jaconi’yi getirdi ve Jaconi bu ligin en dip takımını ligde geldiği gibi yedinci yapmasını bildi, ertesi sezonda da takımı Serie C1’e çıkararak bölgesel bir tarih yazmıştı. Ancak işler şimdi daha da kızışacaktı. Neden mi? C1 ile C2 arasında dağlar kadar fark vardı. C2’de lokal ve benzer kasaba, köy takımları ile rekabet eden Castel di Sangro artık C1’de zamanında Serie A’da yer alan ve sonrasında da Serie A’da izleyeceğimiz (Ascoli, Lecce vs gibi) takımlarla aynı kulvarda boy ölçüşecekti. Ama ona rağmen böylesine küçük bir köy takımının on sene bile etmen bir zamanda en aşağılardan bu seviyeye gelmesi takdire şayandı.







    Takımdan beklenti haliyle yok denecek kadar azdı. Kümede kalsak, biraz buralarda dolansak yeterli diyen köy halkının olduğuna da eminim. Ama bu böyle olmadı yerel kahraman Jaconi yine yaptı yapacağını ve takımı lig bittiğinde sıralamanın ikinci basamağında yer alıyordu. Bu da takım Serie B için playoff oynayacağı anlamına geliyordu. Playoff’un ilk turunda Gualdo takımına deplasmanda ilk maçta 1-0 mağlup oldular, ikinci maçta ise evinde rakibini devirmeyi başaran Castel di Sangro finale çıkmıştı. Finalde ise rakipleri sezon boyunca belalıları olan ve iki maçta da kaybettikleri Ascoli idi. 90 dakikada gol sesi çıkmadı, uzatmalarda da öyle… Maç penaltılara gitmişti ancak penaltılara gitmeden evvel uzatmaların son anlarında teknik direktör Jaconi kimsenin mana veremediği bir değişiklik yapmıştı. O sezon bir saniye bile şans vermediği kaleci Pietro Spinosa’yı oyuna sürdü. Penaltılara geçildiğinde ise bu manasız değişiklik inanılması güç bir manaya dönüşecekti. Spinosa penaltılarda tabiri caizse panterleşiyor ve takımına penaltı atışlarını kazandırıyordu. Mucize gerçek olmuştu, takım artık Serie B’deydi, bir köy takımının kısa bir sürede bu kadar ileri seviyeye atlaması inanılmazdı.

    Her sene başlarına bir sıkıntı gelen takımın, bu sene de gelmemesi garip kaçardı ve haliyle de geliyordu. Takımın stadyumu Serie B ligi için uygun değildi, yenilenme çalışması yapılması gerekiyordu. O yüzden bir müddet iç saha maçlarını Chieti’de oynadılar. Stadyumun açılışı bir türlü yapılmıyordu, gecikmeler yaşanıp duruyordu. Nihayet Aralık ayında takım stadına kavuşmuştu. Ama aksilik bu takımın peşini bırakmaya pek niyetli değildi. Zorlu hava şartları ve kar yağışı yenilenen stadın çimlerine bir hayli zarar vermişti, maç oynanacak halde değildi. Aralık ayının ilerleyen günlerinde de Danilo Di Vincenzo ve Pippo Biondi isimli iki oyuncusunu trafik kazasında kaybetmişlerdi. Takımın üzerine bir büyü kara bulut gibi çökmüş ve gidecek gibi de durmuyordu. Gigi Prete isimli bir başka oyuncuları da uyuşturucu ile alakalı bir suçtan ötürü tutuklandı. 22 hafta tutuklu kaldıktan sonra beraat etti.




    Başkan Gravina takıma Leicester City’den bir oyuncu getireceğini açıklayınca yerel basın adeta bu olayın üzerine şoklanmıştı. Nijeryalı Robert Ponnick isimli bir oyuncu takıma katıldı, bu Serie B tarihinde bir ilke yol açıyordu. Premier Lig’de oynamış ilk Serie B oyuncusu olma özelliğini… İlk maçı bir hazırlık maçıydı, bir futbolcu gibi durmayan Ponnick, takım arkadaşlarından birisiyle de maç içerisinde kavga edince gerçek sonradan anlaşıldı. Başkan Gravina tarafından reklam olsun diye tutulan bir oyuncudan başka birisi değildi Robert Ponnick. Basın bu olayı doğal olarak hiç beğenmemişti. Ancak Gravina reklamın iyisi kötüsü olmaz diyerek yüzünü güleç tutmaya devam ediyordu. Takımın yıldızları kaleci Lotti, Bonomi ve sonradan Serie A’da Catania formasıyla bir süre izleyeceğimiz Spinesi takımı taşımaya devam ediyordu. Atılan kritik goller ve alınan kritik puan\lar takımı ligde tutacağının habercisi gibiydi ve öyle de oldu. Küme düşme adaylarından iki takım karşı karşıya geldi biri Castel di Sangro diğeri ise Pescara. Castel di Sangro karşılaşmayı 2-1 kazanarak, mucizeye bir sene daha devam diyordu.

    Fakat hiç iyi de ilerlemeyen bu mucize ertesi sene son bulacaktı. Birçok oyuncusunu kaybeden takım, kulübün efsane hocası Jaconi’yi de sezon ortası görevinden almıştı. Lig sonunda da bir alt lige düştüler, bu aynı zamanda 1983’den bu yana ilk kez küme düşecekleri anlamına geliyordu. 1999 senesinde C1’de iken İtalya Kupası serüveninde Serie A takımları Perugia ve Salernitana’yı eleme başarısı gösterseler de çeyrek finalde Inter’e boyun eğmek zorunda kalıp elendiler. Artık kulübün zengin girişimcisi de, başkan Gravina’da yoktu böylelikle de, en nihayetinde sene 2005’i gösterdiğinde İtalya alt lig kulüplerinin belki de fıtratında yer alan kapanış hikayesiyle bu takımın tarihi ve kısa dönemli mucizesi son bulmuş oldu. Pro Castel Di Sangro adıyla küllerinden kurulup doğsa da takım şimdilerde İtalya’nın altıncı seviye ligi olan Promozione’de yer alıyor.





ABD vatandaşı yazar Joe McGinniss’in The Miracle of Castel di Sangro kitabında da bu takımın Serie B’deki mucize sezonu ve hikayesi anlatılıyor. Hatta kitapta Pescara’yı yenip ligde kalmayı garantiledikleri maçın ertesindeki hafta yani son hafta oynanacak Bari maçının kulüp ve köy halkı tarafından tasvip edilmeyecek bir şekilde yer alışı da ayrı bir konu niteliği taşıyor. Kısaca bahsetmek gerekirse, Bari’nin Serie A’ya çıkması için üç gol atıp, galip gelmesi gerekir. Ligde de kalmayı garantileyen Castel di Sangro’nun maçta hatır şikesi yapıp maçı Bari’ye 3-1 kazandırması da kitap içerisinde aynen yer alınca Joe McGinniss epey bir tepki çeker. McGinniss’in İtalya’da -özellikle alt liglerinde- bu tarz olayların şikeden sayılmadığı bilmediğini varsayarak, yazımı bu şekilde bitirmek istiyorum. Garip ve bilinmeyen bu mucizevi hikayeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.​

Yazan: Enes Can Hakan

Modern Futbolun En Büyük Yalanı: Topa Sahip Olmak

  Giriş – Bir Yanılsamanın Doğuşu Klişe mi evet ama söylemeden de başlamayalım. Futbol dediğimiz şey, sadece bir oyun değildir; Aynı zamand...